Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur: “Akşam oldu yakamadım gazımı” Adile Yadırgı

 

AHMET HAMDİ TANPINAR: HUZUR

“Akşam oldu mu pencerenin yanına otururdu. Kaç gündür sokakta küçük bir çocuk peyda olmuştu. Her akşam elinde boş bir şişe veya başka bir kap, evlerinin önünden, türkü söyliyerek geçerdi. Mümtaz, daha sokağın başında iken onun sesini tanırdı:

Akşam oldu yakamadım gazımı, Kadir Mevlam böyle yazmış yazımı, Doya doya sevemedim kuzumu, Ben ölürsem yavrum seni döverler.

Mümtaz, annesinin her başını kaldırdıkça, üstüne dikilmiş bakışlarında bu türkünün güftesine benzer bir mana bulunduğunu zannederek içi sızlardı. Bununla beraber onu dinlemekten de vazgeçemezdi. Çocuğun sesi güzel ve gürdü. Fakat henüz çok küçük, onun için tam nağmenin ortasında ağlayışa benziyen garip yırtılışları olurdu.”

Moleküller: Edip Cansever ile Paterson

Güzel Atomların Yaptığı Ayak: Edip Cansever
Bir menekşe duyuyorum ellerimsiz
O kadar güzel ki, Amerika bile güzel
Sen bile güzelsin bensizce
Atomlar bile güzel
Moleküller bile
Toplanıp ayak oluyorlar bende
Ağız oluyorlar biraz
Diş oluyorlar keskince
İki göz parlakça
On tırnak sivrice.
Bir menekşe duyuyorum ellerimle
Bir molekül duyuyorum
Bir atom
Korkunç
Birleşip ayak olmuyorlar bende
Ağız, diş, tırnak
Göz olmuyorlar
Hep birden,
Hep birden bir şey oluyoruz işte
Ağzı, burnu, elleri, kolları
O korkunç güzelliğe karşı.

 

Sevim Burak – Sarı Yapıncak Sema Moritz

 

SEVİM BURAK: İŞTE BAŞ İŞTE GÖVDE İŞTE KANATLAR

(Nıvart gramofona bir plak koyar, çalar. Fotoğrafçı bardaklara rakı doldurur, verir, içerler.)

MELEK (plağı dinler, kanatlarını çırpar): En sevdiğim şarkı bu… Sarı Yapıncak… Sarı Yapıncak…

FOTOĞRAFÇI: Buyurun, içelim… (İçerler.) İçelim, şerefe… Ummana açılalım…

NIVART (Melek’e döner): Ne kadar hoş, ne kadar güzel bir söz…

MELEK (Avukat’a dönerek cilveli): En güzel sözü avukatlar bilir… Siz, siz… sizi dinleyelim… (Kadehini kaldırır, içer.) Aşkınıza…

AVUKAT (Melek’e bakarak): Şu ıslak yeşil çimenler, şu bahar havası, şu çiçek kokusu, şu kuş sesleri sanki her ağızdan tek bir şey fısıldıyor sevda meleği…

DİĞERLERİ (alkışlarlar): Bravo… Bravo…

FOTOĞRAFÇI: İçelim, en güzel söz budur. (Nıvart’a döner) Dans eder misiniz? (Dans ederler.)

MELEK: Şerefe… Hepinizi şerefine.. Avukat’ın şerefine… (Ayağa kalkar, Avukat’a bakarak kadehini bir hamlede boşaltır:) Aşkınıza… (Hafif sarhoş olmuştur.)

NIVART (dans ederken bağırır.): Melek sarhoş oldu… Sarhoş Melek… En güzel söz budur…

MELEK (durur, düşünür, Avukat’a döner): Ben âşık oldum…

AVUKAT: Ben de… Alın tutun, bir aşk çiçeği… Aşk çiçekleri solmaz… (Çiçeği atar, Melek tutamaz.)

MELEK: Bir çiçek kokladıktan sonra hiçtir.

NIVART: Melek aşka inanmaz… O aşksız bir melektir…

MELEK: Aşk bir efsanedir, bir vardır, bir bakarsınız kaybolur, aşk havası senelerce sürmez…

AVUKAT (Gülü yerden alarak): Bu kadar güzellikle bu kadar insafsızlığı bir araya getirebildiğinize hayret ediyorum, güzel kelebek..

FOTOĞRAFÇI (heyecanla): Aşk ve İnsafsızlık… İşte İlk Cumhuriyet Romanı’nın sonu…

NIVART (Avukat’a): Elinizde bir ağ görüyorum. Bu ağ her an bir zavallı süslü kelebeğin üzerine inebilir. Şak… Tamam… Şak… Tamam…

MELEK: Şak… Şak… Şak… (Avukat’a:)Beni yakaladınız, işte ağınıza düştüm… Yalnız, dikkat, tehlike benden çok sizin içindir…

AVUKAT: Asla sevmemiş ve sevilmemiş olmak… Asıl tehlike budur.

Avanti Popolo / İsmet Özel: “Muş’ta Bir Güz İçin Prelüdler”

Bandiera Rossa: Avanti Popolo
İsmet Özel: Muş’ta Bir Güz için Prelüdler
1.
Bütün renklerimi siliyor dışardaki yağmur
derin bir bıçak izi olduğum için
artık beyaz bir yumruk gibi kaldım diye
hayatın karşısında
bütün kurnazlığımı siliyor dışardaki yağmur.
2.
Dik bayırların üstündeki bağlar
titrek öpücükler gibi yapraklarını
kızıl, kahverengi, ıslak yapraklarını
gökgürültüsüne doğru sermektedir
kargalar Muş`un ve mezarlığın uğultusunu
tartarken kanatlarıyla
çoktan çorap örmeye başlamış dağlı kadınlardan uzakta
evine bir kumru tadı bırakarak
Zülküf`ün anası
düşünmektedir.
3.
Güzdür ama
avanti popolo şarkısı değildir bir ağızdan
günler ellerimi sildiğim birer üstüpüdür buralarda
kapıkulunun rezil tel örgüsü içinden
ve şakrak dostlarımdan uzakta.
4.
Şayaktan bir sabah örtüsü takılıyor aklıma
kağnılar ve mali sermaye üstüne düşündüklerim
halkın alkışlarıyla kuracağı dünya üstüne düşündüklerim
ve artık sarışın olmayan
gövdemi dünyaya bulayan sevgilim
sarışın yapraklarıyla dökülüyor aklıma.
5.
Sis sanki ayaklandırıyor yamaçları
sisle çalkanıyor böğrümüzdeki ova
bana çarpıp kırılıyor mahpusluk düşüncesi
ben güya şiirler yazdığım için mahpusmuşum
mahpus olduğu için şiirler yazarmış Ho amca.
6.
Nafile bir zamanın takvimidir
güz güneşi toprak damlara değince yaşanılan
çekiç örse var gücüyle vurmazsa neye yarar
partizan varlığımı dünyaya çakmadıkça
sabahın bekareti karşısında kargalar.
7.
Adını `bir gün fazla yaşamak` koyduk.
Ey merak, ey zafer haykırışı, oğlum!
Ellerin ve doğurtucu erkin başdöndüren macerası!
Ey toprağın ve rahmin tükenmez hünerleri!
Güz ki ancak hainin yüreğini soğutur
bir korkağı mahzun kılar kırlangıç sürüleri
sabırla, kin tutarak
gülen günlere ulaşan sesleri bulduk
adına `yaşamak` diyoruz
`düşmana inat bir gün fazla yaşamak! `
8.
Kirpiklerimin ucundaki bulutlar
Muş`da güzün artık son kelimeleridir
yüzümde serin soluğunu duyuyorum dünyalı meleklerin
kar düşmeye başladı tepelerimize
beyaz bir şiir için artık
tüfeğimi doğrultuyorum.

 

Danse Serpentine: Tevfik Fikret, Loie Fuller ve Lumière Kardeşler

Lumiere Kardeşler (1896): Loie Fuller’in Danse Serpentine’i
Tevfik Fikret (1897): La Dans Serpantin
Mahmûr ü müzehher, mütelevvin, mütenevvir,
Bi fecr-i bahârî gibi zulmetler içinden
Reyyan-ı tebessüm doğuyor; şimdi muayyen
Bir şekl-i sehabide melekler gibi tâir,
Derken mütegayyir,
Bin hey’ete birden giriyor, berk-ı hırâmı
Hatfeyliyor enzar-ı heves-dâr-ı garâmı
San’at sarı, mor, penbe, yeşil, kırmızı, mai
Elvân-ı ziyâiyyeye bir kudret-i cevlân
Bahşeyliyerek hepsi perîler gibi mahfî
Mahfî ve sükûnetli adımlarla şitaban
Etrafını birden sarıyorlar; o, semavî
Bir tûde-i ezhâr-ı muhayyel gibi lerzan,
Lerzân ü perişan dönüyor… bir şeb-i sâfî
Tenvir ediyor sanki bir avize-i raksân.
Bazan sönecekmiş, bitecekmiş gibi nâçâr,
Meyyâl-i tefekkür, mütereddid, süzülürken
Bir darbe-i şeh-bâl ile bir hamlede, birden
Tecdîd-i hayat eyleyerek, aşk-ı füsunkâr
Şeklinde bedîdâr,
Bin şiir ile tehziz ediyor kalb ü hayâlî
Her cilve-i nâzendesi, her cümbüş-i bâli
Bazan kocaman bir kelebekdir ki müzehheb
Pervaz-ı hamûşânesi birlikte sürükler
Enzâr-ı temâşanızı, bazan da mutarra
Bir zanbağa benzer ki değildir mutasavver
Bir mislini görmek şu tabiatde, mükevkeb
Tirâje-nümâ… Hem bu güzellikle beraber
Yapraklarının lerziş-i mestinde hüveydâ
Bir çehre-i pür-vaad-i emel, çehre-i dilber
Ey sihr-i nazar-perver-i san’at, mütenevvir
Bir fecr-i bahârî gibi zulmetler içinden
Doğdun, yine zulmetlere döndür; ebediyyen
Fikrimde seher-hîz olacaktır sana dair
Bir leyl-i serâir
Bir leyl-i serâir ki bütün şûh-u mülevven
Güllerle, güneşlerle, emellerle müzeyyen!